bensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marw Cumartesi, Ocak 7


eskiden "iki satır şey bloga yazılır mı" diyordum. sonra twitter çıktı. "bu kadar uzun şey twitter'a yazılır mı"" diyorum artık. yaz gelince kışı, kış gelince yazı özleyen insanlar gibiyim. yazasım var bu aralar. başlayabilsem sanki patır patır dökülecek kelimeler de başlayamıyorum işte. havalardan sanırım. havalar da dengesiz benim gibi. ocak ayında hala bahar gibi günler oluyor. kış mı gelse artık ama? kar yağsa ya bir ara. içimizi titretse ya hava.

uzun bir aradan sonra yeniden kitap okumaya başladım. sanırım yazmamı tetikleyen şey de bu. sürekli film ya da dizi izlemek yazma eylemini köreltiyor bende. beyin hücrelerim ölüyor herhalde ekrana bakmaktan. kitap iyi ama, kitap güzel. bu da resmen sosyal mesajlı blog yazısı oldu.

...

marw Pazartesi, Eylül 12


gittiğinden beri sigara almak dışında evden dışarı çıkmadım. ojelerimi silmedim. saçımı taramadım. makyaj yapmadım. telefonum pek çalmadı, çaldığında da açmadım. litrelerce kahve, 500 kadar sigara içtim. belli şarkıları saplantı haline getirip defalarca dinledim. saçma sapan bilgisayar oyunları oynadım. anlamsız, cıvık cıvık romantik komediler izledim. haliyle film kahramanlarına uyuz oldum. durduk yere binlerce küfür ettim. bir miktar ağladım ama bu sayılmaz. saçma sapan türk dizilerine içlendim. hiç içki içmedim. balkonda oturup saatlerce denize baktım ve biraz da üşüdüm. etrafımı böcek ölüleriyle doldurdum. eskiden güneş doğmadan uyuyamazdım, korkardım ya hani, artık öğleni görmeden uyuyamaz oldum. biliyorum, zamanı gelecek ve bunlar hiç olmamış gibi davranacağım. hiç yaşanmamış gibi. sahte merhabalar, sahte nasılsınlar dolduracak etrafımı. tarih-tekerrür ilşkisi hayattaki yerini alacak yine. ben iyi olacağım, hem de çok iyi olacağım, ama sen bunu görecek misin bilmiyorum.

marw Cuma, Ağustos 6


Son zamanlarda hayat felsefem “ne gerek var.” Zaten gerekmeyecek şeyleri hayatımın çoğu zamanında isteksiz yaptım. Gerekli şeyleri de böyle diyerek geçiştiriyorum. Hayatımın en büyük ekşını matematik testi çözmek şu anda. Kpss sonucuna göre 23 senemi geçirdiğim şehirden ayrılmayı planlıyorum. Seçtiğim yeni şehir buraya göre daha iyi. En azından içinde aptal yaşanmışlıklarımı barındırmıyor henüz. Artık daha dengeli biri olduğuma göre daha az aptal anılar oluşturmayı hedefliyorum o şehirde. Etrafa baktığımda daha az acı hissetmeliyim en azından. Tükettim artık burayı. Sırada orası varmış gibi sanki. İnsanlardan uzaklaşma arzum depreşti yine. Artık okul da bitmeye yakın olduğuna göre daha sağlam basmalıyım yere. Ve anlıyorum ki ailemin yanında olduğum sürece bu asla olmayacak. Yalnız kalmalıyım biraz. Bu sefer kalabalık içinde yalnız değil de sadece yalnız.

Bir de içimde her zamankinden farklı garip bir kıpırtı var. Uzun zamandır olmayan farklı bir şey hissediyorum. Oluşması uzun yıllar alan kumdan kalemi yıktım ve yenisinin planını çizmeye başladım. Diğeriyle uzaktan yakından alakası olmayacak bu sefer. Küreklerim, kovam hepsi hazır. Başlamak için kumun hazır olmasını bekliyorum. Başlarsam hiçbir dalga, tekme, rüzgar yıkamayacak. Kum hazır olana kadar ben cayar mıyım, onu bilmiyorum işte.

marw Pazar, Mayıs 2



19/03/07
05:00

yarım yazılmış ve gönderilmemiş bir mektuptan..

"bizi hayata bağlayan şeyler kurallar ve duvarlar değil bence. evet, nefret ediyoruz ama ya onlar olmasaydı? biz ne için çaba harcayacaktık o zaman? onları yıkmak hayatımızdaki büyük hedeflerden biri. onlar olmasaydı belki de en çok çaba harcadığımız hedef olmayacaktı. biz kendi duvarlarımızı çoktan yıktık. kurallar zaten hiç olmadı. çabamız başkalarının duvarlarını yıkmak. ya duvarlarını çok sağlam örmüşler ya da basit bir duvarı yıkacak güce sahip değiller. insanlarla uğraşmaktan vazgeçmeliyiz. o zaman "zor" diye bir şey olmaz. sence vazgeçer miyiz?"

ilk cümle ve diğer cümleler arasındaki çelişkiye anlam veremedim üç sene sonra. anlam verebilen beri gelsin.

marw Cumartesi, Nisan 17



bazen o kadar sinirli oluyorum ki, sinirimin sadece birini öldürmekle geçebileceğini düşünüyorum. ama böyle bir kurşun sıkıp ölsün değil. saçlarından başlayıp, böyle derisini falan yüzmek gerek. tanrım, nasıl eğlenirim ya. sonra da gelsin seri cinayetler.

zaman zaman içimdeki kedi genleri çok baskın oluyor. şu yukarıdaki gibi oluyorum resmen. "eeeh sikerler, kediyim lan" deyip boş veriyorum dünyaya. o zamanlar hayat bana güzel:)

browni intensi sevmedim. normal düz browni daha güzel. bugün kız kuzenlerime bu beğenmememi dile getirdiğimde "aaa çok güzel, nasıl sevmezsin?" tepkisini aldım. beğenmedim lan işte. bir halley gerçeği varken bu ülkede, tatlı üzerine daha ne yapılabilir? yapılmasın bir şey zaten.

edit: bu akşamın 9unda uyuyakalmam, sonra gecenin bir yarısı uyanıp açık laptopa bakıp saati 4:54 görmem, "uuu amma da uyumuşum be" deyip sağa sola bakarken saatin 1:00 olduğunu fark etmem ve hayatın birden iğrençleşmesi. öldürmek istedim.

marw Salı, Mart 23


vizelerin yaklaşması ve yumurta dayanması sendromu dolayısıyla ufak çapta bir depresyon yaşıyorum. kuaföre gidip saçlarımı görmek istemeyeceğim bir şekle sokmaktansa blogun temasını değiştireyim dedim. bence güzel oldu. bir süredir yazmamamı da bu depresif moda bağlıyorum. burda bık bık ağlayacağıma susarım daha iyi.

bloga "evinde okulda olmasını çok istediğin bir ürün" yazarak gelen arkadaş, sorunu daha açık sorsan google'a, bence aradığını daha kolay bulacaksın. nasıl bir arama metodu izlediğini çok merak ettim.

keywordlerden başlamışken yazmak istediğim birkaç tane daha var.

"tarık akanın otobüste öldüğü film" hangisi bilmiyorum ama "canım kardeşim" var, onu izle sen. o da çok acıklı bir film. mutlaka ölen biri olmalıysa kardeşi ölüyor bak onda da.

"hayat akıp giderken sen neler yapıyorsun" cümlesi bir şarkıda geçmiyorsa eğer, ben de google'a sorup mantıklı bir cevap bulmak istiyorum. en azından neler yapmam gerektiğini söylesin o da yeter.

"özkan uğurun şoförü" yazıp gelen arkadaş google'a çok güveniyorsun bence.

ve son olarak "rüknettinin delileri" yazıp gelen arkadaş, sen neyi arıyordun bilmiyorum ama bloguma gelmene sebep olan sevgili balığım rüknettin bir süre önce hakkın rahmetine kavuştu. yerine aldığımız capon balığı da isim koyamadan rahmetli oldu. ben de fanusta bir cenabetlik olduğunu düşünüp yerine yenisini almadım. yazık hayvancağızlara. yalnız kardeşimin balığı mürsel'in babamın psikolojik saldırılarına karşı dirençli çıkmasına çok şaşırdım. çok yaşa mürsel,. sen de ölürsen sıçtık. yazının sonunu bağlamak istesem de bağlayamadığımı fark ettim şu an. o yüzden tam da şu an yazmayı bırakıp 90210 izlemeye başlayacağım. sonra içten içe "liseli bebelere bak sen. 16 yaşında kullandığı arabaya bak şıllığın" diye zengin dizi karakterinin malı züğürdün çenesi oyununu oynayacağım.

marw Cuma, Mart 12

uzun bir aradan sonra sinemeya gidiyorum. umarım yine uzun bir ara vermeme sebep olmaz bu sefer de.

marw Cumartesi, Şubat 20

şu anda samsun'da olmam hayatın bana yaptığı bir eşşek şakası mı acaba?

marw Çarşamba, Şubat 17


dün, durakta otobüs beklerken bir anneyle 9-10 yaşlarındaki oğlunun diyaloğuna kulak misafiri oldum. recep ivedik'ten bahsediyorlardı. "gençlere böyle kaba saba bir karakterle örnek olmak yerine daha faydalı şeyler yapabilir ama onun da ekmek parası kazanması lazım sonuçta. artık insanlar böyle şeylerle eğleniyorlar." diyen anneye yılın annesi ödülünü verip beni evlat edinmesini isteyecekken otobüs geldi. kısmet değilmiş.

pastel, ışıklı cımbız diye bir şey çıkarmış ya da daha önce de vardı ben yeni görüyorum. hayatımda gördüğüm en komik şeylerden biri. genelde insanları taciz etmek amacıyla kullanılan lazer isimli cihaza bir cımbız ekleyerek böyle bir atraksiyona girişmişler. kullanışsız bir ürün bence. her kadın kaşlarını alacak uygun bir ışık bulabilir. gereksiz.

tutankamon'un annesiyle babası kardeşmiş. aslında değinmek istediğin haberden ziyade okuyucu yorumu. ntvmsnbc'den aynen alınmıştır:

"tutankamon vatanı milleti için ne yapmış bugüne kadar ? hangi açı doyurmuş geçin bunları efendim :) kendini çürük yazdırıp askerden de kaçmıştır kesin"

koskoca firavun türk gençliğine taşak malzemesi oldu ya, gözüm açık gideceğim kesin.

marw Çarşamba, Ocak 27



güz dönemi derslerimin listesidir. görüldüğü üzere yedisi finalde verilmiş, biri de büte bırakılmıştır. hayatımda ilk defa tek bütüm olduğunun kanıtıdır. örnek olmasını ister, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim.

marw Pazar, Ocak 17


önceki kayıtta otobüslerden gittim. yine otobüste giderken sağda solda gördüklerimden ve düşündüklerimden gideceğim.

toplu taşıma araçlarının kalkış yeri gibi bir yerde bir grup amca almışlar ortalarına bir tanesini, gülerek, karnına diz mi dersin, kafasına yumruk dersin, böyle bir nevi tekmeli dövüşlü şakalar, komiklikler yapıyorlar. şakadan dayak yiyen adam kıpkırmızı olmuş ama o da gülüyor. biz, bir otobüs insan, "napıyolar lan onlar orda" edasıyla baktık onlara. gerçi sonra düşündüm de, bu ülkede arkadaşının af edersiniz kıçına hava kompresörü sokup bağırsaklarını patlatan insan var şakasına. bu ne ki.

mfö dinlerken mazhar alanson'un sesi dışında fuat güner'in sesi de seçilebilirken, özkan uğur'un o kadar karakterli bir sesi olmasına rağmen neden seçilemediğini merak ediyorum. (seçilmekten kast edilen sesin kulağa gelmesidir.)

izmit'teki outlet center'da "beğendik" diye bir süpermarket vardı eskiden. sonra kapandı orası, migros oldu. "beğendik" diye market adı mı olur? batmaya mahkum firma adı. tabi sonradan baktım internetten. sadece izmit'teki batmış herhalde. olsun, beğendik ne ulan! (yazarın kendi kendine göt olması)

şu sıralar;
"ne bir kürk ister bu şen gönlüm, ne bir han ne de saray laylaylalaralay" daki
"laylaylalaralay"
ve
"beni arıyor, beni soruyor, hayırdır inşallah heyy" deki
"heyy" modunda geçiyor hayatım.

eve iki tane betta aldık. biri bana biri kardeşime. benkinin adı rüknettin. diğerinin adı popüler kültürün etkisiyle mürsel. az önce babam "mürsel, mürsel" diye balığa hişipişt yaparken, birden "yürü git lan" dedi. hayır sen balıktan konuşmasını mı bekliyorsun? bir dizi karakteriyle balığı bu denli özdeşleştirmek niyedir? koskoca adamsın, bu tavırlar ne? demek istedim ama baba şimdi. ha deyince denmiyor yani.

çoğumuzu zerrin özer'in arabesk günlerinden koruduğu için tanrıya şükürler olsun. zira geçen gün radyoda denk geldim. "allahtan korkarım, aldatamam seni" gibi bir cümle geçmekteydi. o zaman ateist olsa vay haline sevgilisinin.

geçen sene okuldan inerken otostopta durdurduğumuz arabada hayatın anlamını çözdüm. nerden açıldığı belli olmayan bir memleketi kurtarma muhabbeti esnasında "türkiye sosyal bir devlettir. bir tarafta sos yiyenler, bir tarafta yal yiyenler." şeklinde bir açıklama yaptı arabayı kullanan şu an hatırlayamadığım değişik isimli amca. çok enteresan bir geyikti. belki sağdan soldan duyulmuş bir klişedir. biz ilk defa duyduk, aydınlandık çok şükür.

eve lcd televizyon bakarken gördüm ki; "abi peşin olursa ne kadar düşersiniz?" muhabbeti yok olmuş. 2000 liralık şeyde 100 lira düşüyorlar en fazla. pazarlık ilkelerine aykırı.

pazardaki daha çok zeytin, peynir satan, önü dümdüz pazar arabaları var mercedes'in. görünce gülmekten alamıyorum kendimi. çok karakterli bir araba. birine benziyor ama çıkartamıyorum.

yanlış duymadıysam, kenan doğulu beyaz yalanlar adlı şarkısında "seni de beni de yiyorlar" diyor. ne biçim şarkı sözü bu. slow bir de şarkı. gerçi bu ülkede "ikimize birden yükleniyorlar" diye de bir şarkı varken kenan'a bir şey söyleyemiyorum pek.

marw Salı, Aralık 29


şehiriçi halk otobüsleri çok enteresan yaratıklar. hayır cipimle yanlarından geçerken bakıp ağlamıyorum, böyle bir durum değil söz konusu olan. ben bizzat içlerindeyim.

geçenlerde şoför amcanın biri yolculardan birine hişt pişt yapıyor. kızda da kulaklıklar var duymadı. yanındaki birkaç kişi uyarınca kızı çıkardı kulakları. "onun sesini kıs." dedi şoför. bir ton kavga ettiler. kız aracın plakasını aldı falan. işin tuhafı kız indiğinde hala kulaklıktan dinlenen yüksek sesli müzik duyuluyordu. bu olaydan sonra bir kere daha "sony kulaklık sen bizim her şeyimizsin." dedim.

yaşlı teyzenin biri otobüsü durdurdu. binecek diye bekliyoruz koca otobüs. teyze "buralarda cami var mı? " diye sordu. hadi bulunduğu yer çok ıssız olur anlarım. ama caddenin ortası lan, otobüs durdurup yol mu sorulur! tanrı hepimizi teyze özgüveninden korusun.

okulda otobüsün kalkmasını beklerken sigara içiyorduk. çoğu okul gibi bizim de tıp fakültesi hastanesi yakınımızda. yanımızdan telefonla konuşarak geçen bir hasta yakınının söyledikleri dışardan duyulan yaran diyaloglar mı dersin, gülsem mi ağlasam mı bilemedim öyle bir şeydi. sanırım telefondan konuşan kişi bir yakınını kaybetmiş. bu amcam " allah cennette görüştürsün inşallah" dedi. kendince iyi bir şey söyledi belliki. ama bu cümleyi ilk defa duymanın etkisiyle kalakaldık. hayır adam, şimdi sen karşındakine 'öl' mü diyorsun, 'ölsen kesin cennetliksin' mi diyorsun, beddua mı, dua mı bu bilemedik. ayrıca bu amcamın hastanede yatan hastasında da öyle beş altı ayda öldürmeyen bir cins tümör varmış. o da ayrı bir muammaydı.

birkaç sene önce metro turizm'le izmit'ten samsun'a giderken muavinin arka beşlide uyuması, yolcuların susuzluktan fena olup şoföre şikayet etmeleri, şoförün arabayı durdurup arka tarafa gitmesi, muavini azarlayarak uyandırması tam da metro'dan beklenebilecek bir davranıştı. muavinin gömleklerini pantolonuna sokmaya çalışan uyku sersemi halini hala unutamadım.

dün okuldan çarşıya inerken (evet, biz okuldan iniyoruz. çünkü okul dağda.) bindiğimiz otobüsün şoförü yolu bilmiyormuş. "siz biliyorsanız bana tarif eder misiniz?" dedi. tarif ettik ama biz indikten sonra ne yaptı bilemiyorum.

marw Pazartesi, Aralık 28


yeni yılda kendime bir ev istiyorum. tabi bunun olması bir işim olmasına bağlı. tabi bunun için okulu bitirmem lazım. tabi bunun içinde 2011 olması lazım. o zaman bu dilek bu sene değil, seneye yılbaşında dilenmeli. ama ben yine de bir kağıda ev, okul ve para resmi çizip (olmayan) yılbaşı ağacının altına bırakmayı planlıyorum. ne bileyim karma, kader bir şeyler tutar belki.

marw Cumartesi, Aralık 26



gecenin üç buçuğunda ıslık çalarak evine giden adamın hastası oldum şu an. nasıl bir neşedir, nasıl bir enerjidir, sarhoşluksa nasıl keyiflidir? ben de istiyorum aynısından. bir de david beckham'ın yukarıdaki kafası neyle oluyorsa ondan istiyorum. adam sen ki o kadar yakışıklısın böyle leopar donlu, yalamalı falan pozlar ne ola ki demezler mi? dedim ben valla. yazık victoria'ya. "taş gibi herifi kaptım" diye gelmesin kapıma şu saatten sonra. burdan david lachapelle'e de seslenmek isterim: sanat bu değil arkadaşım!

marw Pazartesi, Kasım 16

aşağıdaki tanımı ben yapmadım. bir gün sözlük uçup giderse diye yedeklemek istedim sadece.


"o var yalnızca, o var olduğu andan itibaren dünyanın nüfusu 1. sen de yoksun artık. bir tek o var. zaten sen ve o artık aynısınız. başkası yok. dünya yok. allah yok. peygamber yok. aç-tok yok. yalnızlık ve kalabalık yok. kaos yok. mutluluk-mutsuzluk yok. dert yok. derman yok. acı yok. telafi yok. sadece bir çift göz var. beraberinde taşıdığı sonsuz huzur. hep artan ve ve bu artışın sonu olmadığı bir huzur. sürekli parlayan gözler. ötesi daha parlak, daha parlak. umut etmek yok, çünkü buna gerek yok. her şeye sahipsin artık, kaybedecek de bir şeyin yok artık, bir tek o var. sen o'sun. var olan tek şey o: aşk."

marw Cumartesi, Kasım 14


doğum günümde beni en iyi tanıyan kadından gelen hediyeydi bu kitap. adet olduğu üzere arka kapağı okumaya başladım elime alınca. alsancak iskelesinden başlayıp esenler otogarında bitiyordu kitabın arkasındaki kelimeler yığını. ilk boş vaktimde elime alıp okumaya başladım. okudukça hayatımda bir şekilde yer almış şehirler sırasıyla karşıma çıkmaya başladı. "izmir, adana, trabzon, bursa, samsun, amasya.." her şehirde bir kadın. 108 sayfa sonra okumayı bıraktım. sanırım ikinci elime alışımda kitap bitmiş olacak. açıkçası bu kitap beni ürküttü biraz. kitaptaki olaylar hayatımdaki rastlantılara dönüşmeye başlayınca bıraktım zaten kitabı. benim boktan hayatımı saymazsak, bu kitabın gerçekten mükemmel bir anlatım tarzı var. murathan mungan şiirlerinde karşıma çıkan bazısı mükemmel bazısı rezalet şiirlere asla benzemiyor. bütün kelimeleri, bütün tasvirleri, kişileri sanki az önce buralardaymışlar da bir anda kitabın içine çekilmişler gibi. kesinlikle tavsiyedir. okuyunuz, hayatınızdaki kadınlara okutunuz.


Annesi, arada bir, "Hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım,' diye başının etini yemezdim," diye uyarırdı.

Hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?

marw Perşembe, Ağustos 27

az önce kendimi elimde bir çatal, önümde bir kutu tulumba tatlısı ve bir kutu vanilyalı dondurmayla (ki ben nefret ederim kendisinden) yakaladım. adeta bir film karesi gibiydi. evden dışarı çıkmamaya ve sigarasızlığa yoruyorum ben bunu. hadi hayırlısı.

marw Çarşamba, Haziran 3

çok uzaklardaki birini özlüyorum bu aralar. nedendir bilmem..

marw Pazartesi, Mayıs 18

tükendiğimi hissediyorum son bir aydır. yazamıyorum, okuyamıyorum, izleyemiyorum.. kısacası odaklanamıyorum. durum o kadar vahim ki sigara bile içemiyorum bazen. baharın depresyona iyi gelmesi gerekmiyor muydu? mayıs darlanması sanırım bu yaşadığım. 4 senedir her mayısta olan şey olmaya devam ediyor. bu bir lanet..


ve bu satırları yazmamı sağlayan sevgili os'un isteği üzerine tavsiye şarkı:

yalın-başka hayatların kadını

aşk biraz kendine yalan söylemek gibi
hani göçmen kuş gibi
her yere yakışıp hiçbirinde kalamamak gibi..

not: yalın diye önyargılı yaklaşmamak gerek:)

marw Salı, Nisan 7


içimden sayfalarca yazmak geliyor. sanki yazmazsam hiçbir şey yoluna girmeyecek, her şey akışının dışında ilerleyecekmiş gibi.. aslında yok öyle bir şey. her şey gitmesi gerektiği gibi gidiyor belki de hayata göre. hayatın çizdiği sınırların ötesinde yaşadığımız herhangi bir şey yok aslında. şu sıralar savrulma konusuna fazlasıyla takıldığımdan hayatın savuruşlarıyla da fazlaca ilgiliyim. görünürde yaşadığım her şey "lay lay lom" belki de. ama gerçekte hiç de öyle değil. içimde sönmek bilmeyen bir ateş var sanki. istesem bu ateşi faydaya dönüştürebilirim. ama ateş kontrol dışı gelişen bir olgu olduğu için ben de bu kontrol dışılığa kaptırıp kendimi, öyle sobada kalmış son odun gibi içten içe yanıyorum. kırmızı, kıpkırmızı görünüyorum. kırmızıyı çok seviyorum, evet. yukarıdaki son kibrit çöpü gibi.. diğerleriyle birlikte duran ama diğerlerinden apayrı duran aynı zamanda. değişik. karmaşık. aslında hüznü yansıtmayı çok seven ama bunu sadece yazarken (yazı dışında insanlara hüznü yansıtmayı gereksiz buluyorum.) başarabilen.. garip.. çözülsün artık her şey. oyunun sonu gelsin..


not: yazının başlığının "şey" olmasının nedeni yazıda fazlasıyla "şey" kulandığım içindir.