Son zamanlarda hayat felsefem “ne gerek var.” Zaten gerekmeyecek şeyleri hayatımın çoğu zamanında isteksiz yaptım. Gerekli şeyleri de böyle diyerek geçiştiriyorum. Hayatımın en büyük ekşını matematik testi çözmek şu anda. Kpss sonucuna göre 23 senemi geçirdiğim şehirden ayrılmayı planlıyorum. Seçtiğim yeni şehir buraya göre daha iyi. En azından içinde aptal yaşanmışlıklarımı barındırmıyor henüz. Artık daha dengeli biri olduğuma göre daha az aptal anılar oluşturmayı hedefliyorum o şehirde. Etrafa baktığımda daha az acı hissetmeliyim en azından. Tükettim artık burayı. Sırada orası varmış gibi sanki. İnsanlardan uzaklaşma arzum depreşti yine. Artık okul da bitmeye yakın olduğuna göre daha sağlam basmalıyım yere. Ve anlıyorum ki ailemin yanında olduğum sürece bu asla olmayacak. Yalnız kalmalıyım biraz. Bu sefer kalabalık içinde yalnız değil de sadece yalnız.
Bir de içimde her zamankinden farklı garip bir kıpırtı var. Uzun zamandır olmayan farklı bir şey hissediyorum. Oluşması uzun yıllar alan kumdan kalemi yıktım ve yenisinin planını çizmeye başladım. Diğeriyle uzaktan yakından alakası olmayacak bu sefer. Küreklerim, kovam hepsi hazır. Başlamak için kumun hazır olmasını bekliyorum. Başlarsam hiçbir dalga, tekme, rüzgar yıkamayacak. Kum hazır olana kadar ben cayar mıyım, onu bilmiyorum işte.
aşağıdaki tanımı ben yapmadım. bir gün sözlük uçup giderse diye yedeklemek istedim sadece.
tükendiğimi hissediyorum son bir aydır. yazamıyorum, okuyamıyorum, izleyemiyorum.. kısacası odaklanamıyorum. durum o kadar vahim ki sigara bile içemiyorum bazen. baharın depresyona iyi gelmesi gerekmiyor muydu? mayıs darlanması sanırım bu yaşadığım. 4 senedir her mayısta olan şey olmaya devam ediyor. bu bir lanet..

farkındayım, son eklediğim birkaç resim ve yazı çok karamsar oldu. ama içim bu durumda şu sıralar. kendimi salmakla toparlamak arasında gidip geliyorum. bir yanım "sal gitsin" derken (ki baskın olan yanım bu), diğer yanım "saçmalama kızım toparlan, salaklaşma" diyor. iki ben arasında kalakaldım. salmak çok kolay çünkü. hiçbir şey yapmamak.. şaraptır, votkadır, ne varsa içip kendini kaybetmeye çalışıp aynı yerde sabit kalmak, asla bilincini kaybedecek kadar sarhoş olamamak.. düşününce zor gelen bunlarmış gibi gözüksede aslında diğer yoldan çok daha kolay. akışına bırakmak gibi biraz. akış değil aslında, bir nevi sürükleniş. ben zaten denizin üstünde hiçbir şey yapmadan yatıp akıntının beni sürüklemesini çok severim. bu durum da aynı ona benziyor. biraz mazoşist bir yaklaşım belki bu. biraz acıyı sevmek. acı olmadan hayatın basit gelmesinden sanırım tüm bu asla toparlanmama çabası.
bir de diğer yola bakalım. kendini salmamak, bir an önce toparlanmaya çalışmak. bir kere bu yolu uygulamak için dik durmak gerekiyor. karşına bu dönemde çıkacak her türlü zorluğa göğüs germek gerek. ki olur olmadık zamansız zorluklar ve hayatın saçmalıkları da bu zamanlarda daha çok gösterir kendilerini inadına. sanki senin hiç derdin, tasan yokmuş gibi birde onlarla uğraşmak zorunda kalırsın. ne bileyim; sınavın kötü geçer, paran yetmez (bu daha çok olayın içmek istersin para olmaz kısmı), süslenip dışarı çıkarsın dağıtayım kafamı diye, dolu yağar mesela. yapar hayat bunu. hem de çok sık yapar. (ne gerek varsa) işte bu yol çok çok çok zor. çok hengameli. uğraş dur. zaten belki de toparlanmayı sağlamasının nedeni bu. sen uğraşıp dururken neye üzüldüğünü, neye kırıldığını unutuyorsun. aslında bu da hayatın içinde sürüklenmek. yalnız diğerinden farkı şu. ilkinde sen amaçsızca sürüklenmek isterken ikincisinde hayat seni savuruyor. ve hayatın savuruşu çok acımasız. senin kendine acımamanla aynı şey değil bu. bilerek ve isteyerek yapmakla, istemeyerek savrulmanın farkı.
bugün anladımki aylardır yanında olan birinin şimdi yanındayken bile uzak olması (ya da senin öyle hissetmen) çok koyuyor insana. hele birde işin içinde yağmur ve hüzünlü ayrılık şarkıları varsa çok daha acıtası oluyor her şey. zamanında yemeğini, sigaranı, içkini, (belki yatağını), belki hayatını paylaştığın birine bir yabancı gibi davranmak.. sanki onlar hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi davranmak.. böyle zamanlarda "keşke duygularımız olmasa, ağaç gibi yaşasak" falan diyorum. ama o da çekilecek şey değil. böyle çelişkiler içerisindeyim işte. yine yeni yeniden hayatın her şeyi yoluna koymasını bekliyorum. bakalım.. zaman..
soundtrack: dido - white flag

ürkünç günler yaşıyorum. sanırım olacaklardan korkuyorum. korkmak değil belki kelimenin tam anlamıyla. korkmak fiili tam olarak düşündüklerimi karşılayamıyor. korkunun çok daha ötesinde. zamanın çözmesini bekleyemeyecek kadar gerginim şu günlerde. ama beklemekten başka da yapabileceğim hiçbir şey yok...

"bi sene daha yaşlandık be!" gibi pis bir geyikle yazıya başlamak istemezdim ama saatlerce uyumayınca böyle oluyormuş demekki. zaten günlerdir 2 günlük aralıklarla uyumaktan milyonlarca beyin hücremi kaybettim. pazar günü de vizeler başlıyor. anlamadım bu ne biçim iş arkadaşım. tek istediğim önümüzdeki 23 saatin boktan geçmemesi. sıradan bir gün olmasına razıyım, yeterki boktan olmasın.
bir de ben en iyi, en süper, en akıllı kızın en sevdiği arkadaşıyım ve o kızdan hayatım boyunca alabileceğim en güzel doğum günü mesajımı aldım. bizzat hastasıyım kendisinin.
çok korkak bir insanım ben. cin, peri, karanlık, yükseklik gibi bir dolu şeyden korkuyorum. ama bir korkum var ki hepsine bedel.
21 senelik hayatımda şu zamana kadar çok insana değer verdiğimi sandım. kimilerine değer verdim gerçekten. bazılarının boşa olduğunu anladım. gereksiz olduğunu belki de. ama bir tanesine değer verdiğim ve onu sevdiğim için asla pişman olmadım. olmayacağım da.
ona karşı çok büyük gerizekalılıklar yaptım. aşırı dengesizlikler, aşırı uç istekler.. asla olmayacağı bilinen ama mutlaka istenen bir sürü saçma şey, bir sürü gereksiz kapris.. çok üzdüm onu. bunu durdurabileceğimi sanmıyorum hala. hayatın kanunu bu belki. ama eskiye göre çok daha dikkatliyim bu konuda. bundan kesin olarak eminim.
korkuma gelince.. bir gün beni şu hayatta yalnız başıma bırakıp gitmesi uzun zamandır yaşadığım en büyük korku. biliyorum bunu değiştiremem herkes gibi bir gün o da çekip gidecek. buna mecbur olacak. elinden hiçbir şey gelmeyecek. ben o günün gelmesinden o kadar çok kokuyorum ki, bu durum sıklıkla rüyalarıma giriyor. en büyük kabusum da bu. hayatta belki de cevaplayamadığım tek sorum: o giderse ben ne yaparım?
bugün günlerin çok çok çok hızlı geçmeye başladığını fark ettim. daha dün yazın başıydı sanki ve bugün yaz bitmiş. günler su gibi derler ya.. aynen öyle. işte o günler geçmeye devam ettikçe ben büyüyorum. herkes gibi. onu hep çok sevdim, hep çok sevmeye devam edeceğim.
doğum günün kutlu olsun anne.
seni çok seven kocaman kızın
ben inanmazdım ruh ikizi olayına. ama gördüm ki böyle bir şey var gerçekten. gördüm, yaşadım hissettim ve kendi elimle onu kendimden uzaklaştırdım. ittim. ama hayır, bunu nedensiz yapmadım ben. elbette bir nedenim vardı. çok zarar verirdim ben ona, çok yakardım canını (hayır, bahane değil bu.) böyle yaparak da acı verdim biliyorum ama verebileceğim acının en aza indirgenmiş kısmıydı bu. en azından bilerek ve isteyerek acı çektirmedim. belki de avunma cümlesi budur.
hayatım boyunca beni gerçekten anlayan, gerçekten ne hissettiğimi birebir hissedebilen belki de tek insan o. yaşadığım acıyı, sevinci paylaşabildiğim, sınırsızca saçmalayabildiğim, benim saçmalıklarımı dinleyen, üşenmeden onlara yorum yapan, tek bir sözüyle ağzıma sıçma potansiyeline sahip tek insan.
ve ben onu yaklaşık bir sene önce bu zamanlarda kaybettim. bir ruh üçüzü varsa umarım ben bulmadan o bulur. ben üçüzü yok etmeden, olayları bok etmeden o bulup mutlu olur. belki de şu sıralar istediğim nadir şeylerden biri bu.
biterken anathema-parisienne moonlight çalıyordu...




